Mum Işığı

Karanlık bir gündü.
Bulutlarda büyük bir kasvet,güneşte ise inatçılık vardı.Ortaya çıkmaya çabalamadığını saklamıyordu.O da evdeydi.Havanın üzerinde tesir ettiği ruh hali onu inanılmaz bir şekilde ağırlaştırmıştı.Bir mum yaktı.O küçük alevi görünce bir süre düşündü.
Yanarak ölmek nasıl olurdu?Bir an daldığı mum ışığında hayatının can alıcı kareleri gözünün önünden geçti. Böyle zamanlarda başını ellerinin arasına alır,kalbini sorgular ve çözmeye çalışırdı.İnsanın hayatı da bir mumun yakılması gibi başlardı,yaşadıklarıyla yana yana herkesin gözünün önünde eriyip bitmesiyle son bulurdu.
Çok basitti,düzen böyleydi.Bugün ne yapacağını biliyordu.Dışarı çıktı. Kapıyı kapatırken soğuk demirleri iliklerinde hissetti.
Pencerenin önündeki kaktüse baktı.Yaşamak için çok bir şeye ihtiyacı yoktu. O yüzden bir kaktüs seçmişti kendine. Hayatta bir nebze güçlü olmasına örnek olması için tabii ki.Gri hava,gri kaldırımlar,gri dünya onu belirsizliğe çekiyordu. Bir apartman kapısının önünde solmuş gülleri gördü.
Sahiplerini memnun etmemişti belli ki.İnsanoğlunu ne memnun edebilir,ne tatmin edebilir ki?O bunu bilemezdi,kimse onun için çaba göstermemişti.Yaşayan hiç kimseyi sevmezdi,kendini de.Bazen sever gibi olur aynanın karşısına geçtiği an vazgeçerdi.Buz gibi soluk benizli suratı,iri gözlerinin üstündeki çatık kaşları ben sevmem,sevilmem diye haykırırdı.Küçük dudakları hiç kıpırdamaz,dile gelmezdi.
Aslında sekiz yıl önce birini sever gibi olmuştu.Halbuki sadece kendini aldatmış,sevilmek istediği için kendini oynadığı bir rolün içinde bulmuştu.O günden karar vermişti bugün olacaklara ama cesaret hemen yakalamıyordu insanın zihnini.Süründürüyordu,tepetaklak bile olsa yaşatıyordu.
Zincirli ayakları,kelepçeli bilekleri çekiştirilerek hayatın en acı tarafını görmeye mecbur kalmıştı.Hani şu madalyonun diğer yüzünü,hani bu süslü şehrin görünmeyen batık gemisini.Bir baba ve çocuk yanından geçti el ele.Arkasına dönüp baktı,çocuğun mutluluğunu,güleç yüzünü hafızasına kazıdı.Kaldırımdaki çiçekçi ona doğru yürüdü.Sevdiğinin yanına mı gidiyordu,alır mıydı ona bir papatya?Sorular,sorular…
Yanıtsız bıraktı çiçekçiyi.Onun sorularını da kimse yanıtlama gereği duymamıştı.Tam o sırada bankta oturan iki sevgili gördü,sarılmışlardı.O, bunu anlamsız buldu.Sarılmak,yok neymiş bu temas çeşidi 21 saniye sürerse huzurlu hissedermişsin.Bunu şimdi zihninin hatırlamasına izin vermediği bir yerlerde okumuştu.Tamamen palavra,öyle olmasaydı dünyanın en huzurlu insanı olurdu.Temas en içte,derinde var olanı geçirmeye yetmiyordu.Mesela annesinin sonunu getiren babasına dokunduğunda hissettiği nefretti.Binbir türlü işkence ile öldürmek istiyordu onu.Yapamıyordu çünkü annesi bu durumu onaylamazdı.Yıllarca bu duruma engel olan annesinin arada ona uğrayan hayaliydi.Sanki melek annesi bu dürtüyü ortadan kaldırmaya çalışıyordu.Bu havada bu imkansızdı,hem zaten o dünya denilen fanusun içinde de hapisteydi.Kimsenin gücü onu oradan çıkarmaya yetmezdi.Tek bir şey belki çözerdi nefreti,özlemi.İstediği şey vuslattı.Çok küçüktü o zaman ancak her an parçası gözlerinin önündeydi daha dün gibi.Bir sokak,bir adam,bir kadın,sokak lambasındaki kan lekesi,çığlıklar…
Köprüye kollarını yaslarken uzun bir ah çekti.Arkasına baktı,tam karşıda bir sokak lambası,kan izi yoktu.Arabalar geçiyordu,bütün bu kasvete rağmen insanlar mutluydu.Kısacası düzen devam ediyordu.Her şey onun içinde gerçekleşiyordu.
Bir rüzgar saçlarını okşadı.En son beş yaşındayken annesi okşamıştı,sonra da yanağında çıkan el izini öpmüştü.Bir çocuk martıları göstererek ‘anne’ diye seslendi.Gözleri dolduğunda kendini soğuk sulara bırakmıştı.Bir mum kendi kendini eriyip bitirmişti.

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir