Kenan Evren’in anısına!

Tarih, 12 Eylül 1980’e doğru evrilirken, 18 yaşındaki her genç gibi ben

Author Image
Yüksel Baysal
de oldukça politikleşmiş konumdaydım. 12 Mart müdahalesiyle ilgili birçok öyküyü sosyalist büyüklerimizden dinlememize karşın, bir askeri müdahalenin yıkıcı etkisi konusunda yeterince bilgimiz yoktu.
Onun için darbe büyük bir şok etkisi yarattı bizde… 12 Eylül sabahı Rize-İkizdere-Kirazlı köyü, sonra merkez Güney Mahallesi’nde kapım babamın sert vuruşuyla açıldı. Ne oluyor diye uykulu gözlerle babama bakarken, “Hadi gözünüz aydın asker yönetime el koydu!” demesiyle irkildim. Hemen kalkıp toparlandım, siyah-beyaz televizyonu açtım. Cunta lideri Kenan Evren’in Pinochet’in Şili’sini andıran görüntüleri akarken televizyonda, Konsey’in bildirisi okunuyordu. Kararsız ama yılgın gözlerle baktım televizyona bir süre… Şimdi ne yapacaktım, ne yapacaktık, neler olacaktı acaba?
12 Eylül’de tank sesiyle uyanıp, sokağa çıkamadığımızdan dolayı da bütün bağlantılarımız kesilmişti. Cep telefonu yok ki, arkadaşlarını arayasın… Dört bir yana dağılmış durumdaydık. Sokağa çıkma yasağını bile bilmiyorduk.    İşte o koşullarda askeri cunta hemen her ilde, ilçede birer toplama kampı kurdu. Düşünün nüfusu 2 bin bile olmayan İkizdere’de merkezdeki ortaokulunu bir tür gözaltı merkezi yapmışlardı. Kaç kişi olduğumuzu şimdi anımsamıyorum, ama orada bir aya yakın yattıktan sonra içimizden en suçlu (!) 19 kişinin seçilip Rize merkezdeki toplama kampına götürüldüğünü çok iyi hatırlıyorum. 12 Eylül öncesinde belki birkaç küçük kavga, duvarlara beş-on yazı dışında hiçbir ciddi eylemin, suçun olmadığı bir ilçeydi İkizdere…
Darbe olduktan kısa süre sonra ben de arananlar arasındaydım. Birkaç günlük beklemeden sonra hiçbir suçum olmadığına inandığım için 17 Eylül’de teslim oldum. Aslında rahat kaçabilirdim ama nereye, nasıl, kiminle? Hiçbir örgütsel bağlantım yoktu ki… Yine de yönetime el koyanların kimler olduğunu öğrenmek için birkaç gün dışarıda kalmıştım. MHP Lideri Türkeş ve arkadaşlarının da aranıyor olması nedeniyle biraz rahatladım.
17 Eylül günü İkizdere Ortaokulu’nda gözaltı sürecim başladı. Gözaltı merkezinde “karıştır-barıştır” uygulaması çerçevesinde 12 Eylül öncesi kinle/nefretle baktığımız “Ülkücülerle” aynı yere konulmuştuk. Teslim olduktan sonra 23 gün İkizdere’de kaldık. Orada rahattık. Biz orada rahattık, ama ülke genelinden ve Rize’den iyi haber gelmiyordu. Her yerde gözaltılar sırasında korkunç işkencelerin yapıldığı aktarılıyordu bize… Ama biz kendimize de güveniyorduk; gerçekten ortada suç yoktu ki, suçlu olunsun… Ne faili meçhul bir cinayet, ne adam yaralama, ne soygun, ne şu, ne bu…
Rize’ye götürüldüğümüzün ayrıntısını şimdi anımsamıyorum. Ancak bir görüntü yaşamım boyunca hiç gözümün önünden gitmedi, gitmeyecek. Rize’nin tek (rahmetli Yılmaz Akkılıç çok kızardı ama adı öyle dendiği için) kapalı (sanki açık salon varmış gibi) spor salonuna getirildik. Binlerce insan üst üste yığılmış gibiydi. Rize küçük yer olmasına karşın bu kadar insanı nereden bulduklarına şaşırmıştım. Rize’nin ilçeleri de merkeze getirilmişti. Ardeşen, Pazar, Fındıklı’daki devrimciler ile Çayeli’nin Ülkücüleri de bizimle sorgulanacaktı.
Orada bir akşam kaldık kalmadık, gece vakti ismimizi okudular. İkizdere grubundan gelenler olarak asker gibi sıraya geçip kollarımızı hizalayarak bekledik. Ön taraftakiler alınarak cemseye bindirilip götürülüyordu. Bir meçhule gider gibiydik. Yenilmiş olmanın psikolojisini orada daha iyi gördüm. Spor salonunun içinden koridora doğru adım atmıştım ki, üzerime atlayan birkaç kişi gözlerimi bağladı. 12 Eylül öncesinde defalarca gözaltına alınmış birisi olarak şaşkınlık içindeydim. Cemseye binip uzun bir yolculuk yaparken bir yandan jandarma dipçiği her birimizin bir yanına iniyordu. Rize’de okuduğum için yöreyi tanıyordum; Askoroz Deresi’ne doğru Eğitim Enstitüsü’ne götürüldüğümüzü anlıyordum. Biraz sonra Karadeniz’in o hırçın sesi ve serinlik veren rüzgârını fark ettim.
Sonra malum sorgulan gerçekleştirildi. İlk sorgumda kendilerine yeterince bilgi vermediğimi düşündüklerinden olsa gerek beni ayrı bir yere götürdüler. Gözlerimiz bantlı, ellerimiz bağlı bir şekilde, yatağı olmayan bir ranzada geceyi geçirdim. Ertesi gün de orada kaldım. Bu sırada aynı yatakhanede kalan Fatsa’dan geldiği anlaşılan genç “Su verin” diye yalvarıyordu. İşkencecilerin en büyük silahlarından biriydi; içeri aldıklarını aç ve susuz bırakmak… Açlık neyse de susuzluk çok kötüydü. Sanırım bir gece daha kaldım orada… Susuzluk yavaş yavaş beni de yakmaya, kavurmaya başlamıştı. Ertesi gece yeniden sorguya götürüldüm. Çok uzun sürmedi sanırım sorgu, bana bir kağıt imzalattırarak sonraki süreçte kalacağımız yere gözü bağlı getirip bıraktılar.
Eğitim Enstitüsü Spor Salonu’nun kapısında arkadaşlar beni karşıladılar. Yarı baygın vaziyette olduğum için ilk işim su istemek oldu. Vermediler suyu, sadece ağzıma birkaç damla damlattılar. Bir anda su verilirse sorun olur dediler. Diğer arkadaşlara da aynı yöntemi uygulamışlar.
Yaklaşık iki ay kaldım orada… 400 civarında kişiydik. Yataklar yerlere serili… Dışarıdan sadece süt ve bisküvi alınıyordu. Süt ve bisküvi yiyenlere de özeniyorduk, çünkü onu alacak paramız da yoktu. Çok az yemek verildiği için yemek sırasında çok kavgalar oluyordu. Devrim yapmak için canını verecek insanların orada bir tas çorba için kavga ettiklerine tanık olmak acı verdi doğrusu… Gazete yoktu, dergi yoktu, kitap yoktu, televizyon yoktu, radyo yoktu, hiç kimse görüşe kabul edilmiyordu. Esas kâbusumuz akşamları başlıyordu. Geceleyin cellâtlar geliyor, isim okuyor, arkadaşlarımızı alıp işkenceye götürüyordu. Bazıları günlerce gelmiyor, yarı baygın vaziyette geldiğinde ise her bir santimetrekaresi morluk içinde oluyordu. Korkunçtu o anı beklemek… Kalbimiz heyecanla çarpıyor, isim okunurken bir ölüm sessizliğine bürünüyordu o 400 kişi… Kurbanlar alınıp götürüldüğünde hiç kimse birkaç dakika konuşmuyor, çıt çıkmıyordu koca salondan… Direnmek aklımızın ucundan bile geçmiyordu. Çünkü yenilmiştik netice itibarıyla… İtiraf ediyorum, beni değil bir başkasını götürdüklerinde utanç içinde bir rahatlama yaşıyordum. Çok şükür bu akşam da yırttım diye… Sorguda ismi verilenler yeniden işkence tezgâhına götürülüyordu.
Aramızda az sayıda da olsa Ülkücüler de vardı. Sanırım 10-15 kişiydiler. İslamcı kesimden hiç kimse yoktu. Sıcak su söz konusu bile değildi. Kış bastırmasına karşın banyo yapamıyorduk. Tuvaletlerdeki soğuk suyla duş alan arkadaşlarımız vardı. Bir kez ben de denedim. Baştan aşağı su dökmek mümkün değildi ama elime alıp soğukluğunu kısmen giderdiğim suyla vücudumu ovaladığımı unutamıyorum. İşte o anlardan birinde yan tarafımda bulunan iki Ülkücü konuşuyorlardı. “Yahu adamlar komünistse komünist, bu kadar da yapılmaz ki!” dediklerini dün gibi anımsıyorum. Yapılan korkunç işkenceler Ülkücüleri bile üzmüştü! 86 günün sonunda ismimi okudular. Adeta havalara uçuyordum. Yeniden ve ilk kez açık havayı görmüş, Rize Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmek üzere yola çıkmıştık. Kaygılarım devam ediyordu. Çünkü Emniyet Müdürlüğü’ne götürülüp, geri dönenler de vardı içimizde… Neyse benimki öyle olmadı, serbest bırakıldım. Emniyet Müdürlüğü’nün kapısından çıktığım andaki duyguyu anlatmak mümkün değil… 12 Eylül öncesinde de İkizdere Cezaevi’nde kalmıştım, ama 26 günün sonunda tahliye olduğumda keşke içerde biraz daha kalsaydım duygusu içindeydim. Sonraki süreçte İkizdere’de birkaç kez daha gözaltına alındım; önlem olarak… Birer gün tutup bırakıyorlardı. Çareyi İstanbul’a gitmekte buldum. Ben 12 Eylül’ü böyle yaşadım sevgili dostlarım… 18 yaşında bir genç olarak ve de duvarlara yazı yazmak, gazete dağıtmak, bir iki küçük kavgaya karışmak dışında hiçbir suçu olmayan birine yaşattıkları bunlar… Benim devletim ve de Kenan Evren bana 18 yaşında bunları yaşattı. Ona rağmen ne devlete, ne TSK’ya ne de başka bir kuruma düşman olmadım. Daha doğrusu yaşadığımız süreçle ilgili olumsuzlukları, siyasal analizlerime, bakış açıma yansıtmadım. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yapılan zulme daima en sert şekilde karşı durdum. Çünkü biliyordum ki, hukuk gün geliyor herkese lazım oluyor. Kenan Evren’e bile lazım olmadı mı?

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir