İnsanlar Yerküre Topluluğunun Üyeleridir

Author Image
Necati Özyiğit
Günümüzde, hakim tüketici kültürlerin yönetişim sistemleri, yaşam desteği sağlayan ve insan refahının temeli olan doğal sistemlerin bozulmasını engellemek yerine kolaylaştırıyor.
Doğanın tamamı (insan türü dışındaki) mülkiyet olarak tanımlandığından hukuk sistemleri, insanların ve şirketlerin doğayı bir tür köleleriymiş gibi sömürmesini ve ticaretini mümkün kılıyor. Ekonomik sistemler ise doğal kaynakları sömürerek varlık biriktirmesini cömertçe ödüllendiriyor, toplum da güç ve statüsü olan servet sahiplerini takdir ediyor.
Çağdaş yönetişim sistemleri, ortak varlıklara zarar veren insan davranışlarına teşvikler yaratıyor ve bu davranışları meşrulaştırıyor. Bugün karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliği ve daha birçok “çevresel kriz” yönetişim başarısızlıklarının göstergeleridir. Önemli sorular şunları neden yönetişim sistemlerimiz başarısız oluyor ve bu konuda neler yapılabilir?
Yönetişim sistemleri toplumun ne olduğu, neye inandığı ve ne olmayı arzuladığı hakkında kolektif görüşünü yansıtır. Bugün çoğu yönetişim sistemi insanın istisna bir varlık olduğu ve doğanın geri kalınından üstün olduğu şeklinde narsistik bir inancı yansıtıyor. Bu inanca göre insan, diğer varlıklarla aynı biçimde doğanın yasalarına tabi olduğunu kabul etmiyor. Ancak kanıtlar, insanın diğer türlerden esaslı bir biçimde farklı olduğu yada evrenin yasalarını atlatarak ötesine geçebileceği savlarını desteklemiyor. Tam tersine, ne kadar çok keşif yaparsak o kadar belirginleşen her şeyin birbiriyle ilişkili biçimde var olduğu ve tutarlı evrensel prensipler temelinde düzenlenerek tek bir gerçek oluşturduğunu görüyoruz. Çoğu çağdaş yönetişim sistemleri, hepsinden önce var olan ve hepimizi birbirine bağlayan doğal düzenin içinde kurulduklarını hesaba katmıyor. Aksine, evrensel prensiplerin hukuki, politik ve ekonomik sistemleri oluşturmak ve işletmekle bir ilgisi olmadığını varsayıyorlar. Neticede, yönetişim sistemleri doğanın karşıtı olarak işletiyor ve sürdürülemiyor. Örneğin, balık rezervinin aşırı sömürülmesi politik sistemle destekleniyor, yasal sistemle ruhsatlandırılıyor ve ekonomik sistemle teşvik ediliyor. Ancak tüm bu sistemler, nihayetinde, doğanın yasalarının belirlediği biçimde balıklar tükenirken, engellemekte yetersiz kalıyorlar. Doğanın bu tür başarısızlıklar karşısında verdiği cezalar çok ciddi ve pazarlık edilemez. Çoğu çağdaş yönetişim sistemleri, tüketim toplumlarının “ne kadar çok o kadar iyi” şeklindeki temel inancı (fazla mal göz çıkarmaz) ve insanın refahının maddi varlığını artırma ve teknoloji gücüyle doğanın kısıtlarının ötesine geçme tutkusunu yansıtıyor. Sonuç olarak bu sistemler, gayri safi milli hasılanın (GSMH) sürekli artırılması için, insanların giderek daha çok miktarda “Doğal kaynaklar”’a ve “ekosistem hizmetleri” ne el koymasını kolaylaştırmak üzere tasarlanmıştır. GSMH’yi sonsuz artırma hedefinin saçmalığını ve doğanın ilkeleri, dinamiği ve dengesi karşısında olduğunu gösteren bunca kanıta rağmen, bu model çoğu kolektif karar almada belirgindir.
Kaynak: Dünyanın Durumu 2014

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir